En büyük eksiklik, en büyük iki yalan üzerine yazıyorum bugün. İnsan hakları belgelerinde ve anayasalarda sıkça tekrar edilen bir cümle ile başlayalım: “Herkes eşit haklara sahiptir.” Bu ifade kulağa asil, evrensel ve güven verici gelir. Ama gerçekte, adalete yapılan en büyük ihanettir. Çünkü iş pratiğe geldiğinde eşitlik, çoğu zaman güncellenmeyen, kâğıt üzerinde kalmış, banal bir haklar listesi olmaktan öteye gidemez. Eşitlik tek başına yeterli değildir. Eşitliğin adaletle birleşmediği yerde hak, hak olmaktan çıkar; bir ayrıcalık ya da yanılsama halini alır. Kör bir insana kitap hakkı tanımak eşitliktir; o kitabı Braille alfabesiyle sunmak ise adalettir. Yoksul bir çocuğa da, varlıklı bir çocuğa da aynı eğitim hakkını yazmak eşitliktir; ama biri kalabalık bir devlet okulunda, diğeri ayrıcalıklı özel kurumlarda okuyorsa bu hak asla adil değildir. Kısacası eşitlik, aynı hakka işaret eder; adalet ise o hakkın gerçekten erişilebilir ve yaşanabilir olmasını sağlar.

Peki ya mağduriyetin kabul edilmemesi ve uygulamada gerekenin yerine getirilememesine ne demeli? Bazı coğrafyalar vardır ki ne eşitlik ne de adalet orada vardır. Kıbrıs bunun en çıplak örneğidir. Bu topraklarda hak, kâğıt üzerinde vardır; yaşamda yoktur. Göç, yerinden edilme, kovulma, terk edilme, psikolojik ve maddi manipülasyon, neredeyse her ailenin hikâyesine sinmiştir. Eşitlik kavramı kolayca suistimal edilir. Adalet ise baştan bir yalandır. Adil olmak imkânsızdır. Kıbrıs’ın kültürel yapısı büyük travmalarla, örgütlü çıkar ilişkileriyle, hastalıklı ve suça eğilimli davranışlarla şekillenmiştir. Mağduriyet bile hiyerarşik bir anlayışla ele alınır. Çünkü vicdan, eşitlikle işleyen bir adaletin temeliyse, burada vicdan çoktan susturulmuş, çıkarcılığa teslim edilmiştir. Kıbrıs’ta vicdan hiyerarşiktir, çıkarcıdır. Hukuk, sadece dosya kapatır, cezaları erteler, güçlü olanı korur. Yaraları sarmak yerine, üzerini örten ince bir perde gibi işlev görür. Tozları, kiri, pası halının altına atar; yıllar sonra mağdur sesini yükselttiğinde de “Bu zamana kadar neredeydin?” diye sorar. İşgal bölgesindeki yasaların Türkiye’den bile daha sorunlu olması, Kıbrıslıları hukuk sınavında sınıfta bırakan en büyük göstergedir. Vicdan hukuku, bu topraklarda hiç olmamıştır. Bir çocuğun ihmalle hayatı karardığında devlet sessiz kalır. Sosyal devlet, kaza, ihmal ya da engelli olma durumlarında rehabilitasyon sağlayamaz. Bir köy yangınla yok olduğunda sorumlular hesap vermez. Bir kadın katledildiğinde yargı caydırıcı olmaz; aksine uzun vadede teşvik edici kararlar alır. Delil gerektiğinde çok güzel toplanır; ama ortadan kaldırılması da bir o kadar kolay yapılır. İnsanların gözlerinin içine baka baka “eşitlik”ten söz eden yasalar, aslında adaletsizliği meşrulaştırır.

Çünkü bu topraklarda hak, güçlüye hizmet eden bir dekor; adalet ise hiç kurulmamış bir sahnedir. Kıbrıs’ta adalet aramak, susuz çölde su aramak gibidir. Mahkeme salonlarında hakikat peşine düşersiniz; bulduğunuz ise yalnızca bürokrasinin soğuk duvarları ve siyasi çıkarların görünmez zincirleridir. “Adalet” kelimesi, resmî törenlerde süs olarak kullanılır. Halkın gündelik yaşamında ise haksızlık normalleşmiş, eşitsizlik kanıksanmış, vicdansızlık sistemin ayrılmaz parçası haline gelmiştir. Dolayısıyla soru şudur: Eşitlik mi, adalet mi? Kıbrıs’ta bu soruyu sormak ironiktir. Çünkü burada ne eşitlik vardır, ne adalet. Herkes eşitmiş gibi davranılır; oysa toplum keskin çizgilerle bölünmüş, haklar farklı ölçülerle dağıtılmıştır. Haktan hak doğurmak da en olağandır.

Adalet en baştan yok sayılmış bir hayaldir. Sonuç basittir: Vicdan yoksa hukuk da yoktur. Hukuk yoksa adalet asla olamaz. Eşitlik tek başına bir kandırmacadır; adalet ise varlığı hiçbir zaman ispatlanmamış bir hayaldir. Bu yüzden Kıbrıs’ta insanlar ne kadar hakka sahip olduklarını bilseler de o hakların asla gerçekleşmeyeceğini de bilirler. Hak eşitsizdir, adalet adaletsizdir. Çünkü bu topraklarda adalet denen şey hem bireysel seviyede hem de toplumsal bağlamda hiç yaşanmamıştır.